Türkiye ve Arjantin neden aynı sorunları yaşıyor? – 2023

Merhaba,

Enflasyon, dış borçlar, kur krizi ve hatta resmi enflasyon verilerine karşı duyulan şüphe… Arjantin ve Türkiye sık sık birlikte anılmaya başladı. Peki bu iki ülkedeki benzerlikler neden kaynaklanıyor?

 

 

 

Türkiye ile Arjantin, son dönemde özellikle enflasyonun gidişatı konusunda birlikte anılıyor. Geçen yıl Türkiye ve Arjantin’deki enflasyon oranları dünyanın birçok ülkesinin çok üstünde seyretti. Enflasyon 2022 sonunda Arjantin’de yüzde 95’e ulaşırken Ekim 2022’de 24 yılın zirvesi olan yüzde 85,51’i gören Türkiye yılı yüzde 64’ün biraz üzerinde bir enflasyonla tamamladı.

Arjantin ve Türkiye 2000’lerin başında yaşadığı borç ve kur krizi dolayısıyla da karşılaştırılıyordu. Her iki ülke de farklı politikalar uygulayarak o dönemki krizden çıkmayı başarsa da uygulanan politikalar mevcut ekonomik yapılarında bir değişime yol açmadı. Güncel veriler hem Arjantin hem de Türkiye’de döviz cinsi borçların yüksek olduğunu buna karşın döviz rezervlerinin ciddi bir şekilde azaldığını gösteriyor.

 

 

Dış borç oranı Türkiye’de yüksek

Londra merkezli küresel ekonomi verileri merkezi CEIC’e göre, Arjantin’in dış borcu 2022’nin sonunda GSYİH’sinin yüzde 45’ine ulaştı. Türkiye’nin dış borcunun milli gelirine oranı ise Mart sonu itibariyle yüzde 50,7 seviyesinde bulunuyor. Arjantin pesosu bu yıl dolar karşısında yüzde 35 değer kaybederken Türk Lirası’nın (TL) değer kaybı da yüzde 20’yi buldu.

 

Uluslararası Para Fonu (IMF), geçen yıl Arjantin için 44 milyar dolarlık bir kredi programı uygulamaya koymuştu. Fon bu yıl ise 5,3 milyar dolarlık yeni bir krediyi onayladı. Arjantin ile benzer şekilde dış kaynak ihtiyacı olan Türkiye ise seçimlerin ardından rasyonel politikalara dönüş mesajıyla yabancı yatırımları Türkiye’ye çekme gayretini artırdı. Körfez sermayesine yönelen iktidar, en son Birleşik Arap Emirlikleri ile enerji, ulaştırma, savunma sanayi gibi çeşitli alanlarda 50,7 milyar dolarlık anlaşma imzalandığını açıkladı.

 

 

Arjantin’de faiz enflasyona yakın

Öte yandan enflasyonla mücadele etmek amacıyla Arjantin’de politika faizleri enflasyona yakın tutulurken Türkiye de enflasyon ve faizler arasında büyük farklılıklar bulunuyor. Bu nedenle Türkiye, Arjantin’den daha fazla bir negatif reel faiz veriyor. Bu da yabancı yatırımlar açısından en büyük olumsuzluklardan birini teşkil ediyor.

 

Arjantin Merkez Bankası (BCRA), en son Mayıs ayında politika faizini 600 baz puan artırarak yüzde 97’ye yükseltti. Ülkede enflasyon Nisan ayında aylık yüzde 8,4 ve yıllık yüzde 108,8 olarak kaydedilmişti. Türkiye’de resmi verilere göre haziranda enflasyon yüzde 38,21 olurken politika faizi yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Bağımsız araştırmacıların oluşturduğu ENAG’a göre ise Türkiye’de enflasyon yüzde 108’i geçiyor.

 

Peki Arjantin ve Türkiye ekonomileri ne kadar benzer?

 

 

“Dolarizasyon ve krizler benzerlik taşıyor”

DW Türkçe’ye konuşan iktisatçı Doç. Dr. Ümit Akçay, her iki ülkenin de tarihsel olarak yaşadığı benzer deneyimler olduğuna işaret ediyor. 1945 sonrasında görülen ithal ikameci sanayileşme stratejileri, bunların birikim/büyüme modeli krizi ile sonuçlanması, 1980’lerde neoliberal politikalara geçiş, sermaye hareketlerinin giderek önem kazanması, dolarizasyon ve ekonomik krizler bu benzerlikler arasında yer alıyor.

Özellikle en yakın olarak 2018’de, ABD merkez bankası Fed’in faiz artışlarının zirvesinde her iki ülkede döviz krizinin yaşandığını hatırlatan Akçay, iki ülke arasındaki temel farkın ise üretim yapısı ve ihracatın bileşimiyle ilgili olduğunu söylüyor.

 

“Erken sanayisizleşme süreci”

Arjantin’in Harvard profesörü Dani Rodrik’in ‘erken sanayisizleşme’ olarak adlandırdığı süreci çok keskin bir şekilde yaşadığını ve bugün imalat sanayinin milli gelire katkısının çok sınırlı olduğunu aktaran Akçay, “Dolayısıyla ihracat büyük ölçüde tarımsal ürünlerin dışsatımına dayanıyor. Bu ise küresel emtia fiyat hareketlerinin ülke ekonomisine etkilerini çok daha belirgin hale getiriyor. Kısacası, Arjantin için hem küresel finansal çevrimler hem küresel emtia çevrimleri önemli” diyor.

 

Türkiye’de de özellikle 2001 kriz sonrası uygulanan IMF programı sonucunda “erken sanayisizleşme” sürecinin yaşandığına işaret eden Akçay, ekliyor: “Ancak özellikle 2013 sonrasında Arjantin’in tersine bir ‘yeniden sanayileşme’ süreci yaşanıyor, imalat sanayinin milli gelire katkısı sürekli artıyor.”

 

Dünya Bankası verilerine göre 2022’de imalat sanayinin milli gelire katkısı Arjantin’de yüzde 15 seviyesindeyken Türkiye’de yüzde 22 düzeyinde bulunuyor.

 

“Sendikalar Arjantin’de güçlü”

Ümit Akçay’a göre bir diğer farklılık ise emek hareketinin ve sendikaların durumu ile ilgili. Akçay, 2000’lerin başındaki IMF programı ve özelleştirmeler Türkiye’de emek hareketini tasfiye etmişken Arjantin’deki Peronist iktidar sayesinde sendikaların güçlerini koruduğunu söylüyor.

 

2000’lerin başında kur ve borç krizi yaşayan Türkiye ve Arjantin’de buna karşı uygulanan politikalar da farklılık gösteriyor. O dönem Arjantin borçlarını kısmen ödeyemeyeceğini ilan ederek IMF ile yollarını ayırırken Türkiye IMF eşliğinde yeni bir program oluşturdu.

 

“Büyüme ve üretim yapısı değişmedi”

Ümit Akçay, “Arjantin’de iktidara gelen sol Peronistler literatürde ‘yeni kalkınmacılık’ ya da ‘post-neoliberalizm’ olarak adlandırılan politikalar uyguladılar. Ancak görüldüğü ki, bu retorik değişimine rağmen uygulamada ekonomik yapıda çok köklü bir değişim yaşanmadı” diye konuşuyor.

 

Ülkede sermaye girişlerine ve tarım ürünleri ihracatına dayalı büyüme ve üretim yapısının değişmediğini belirten Akçay, özellikle 2013 sonrasında sermaye girişlerinin yavaşlaması ve küresel emtia fiyatlarının gerilemesiyle Peronistlerin, yeniden dağıtımcı politikalarını sürdürmekte giderek daha fazla zorlanmaya başladıklarını, birkaç yıl sonra ise Macri başkanlığındaki sağın iktidara gelerek bir IMF programını uygulamaya koyduğunu anlatıyor.

 

Akçay şöyle devam ediyor: “Kemer sıkma tedbirleri ve sermaye girişlerine dayalı modeli derinleştirme yönündeki tedbirler ciddi bir toplumsal tepkiyle karşılaşınca 2019’da Macri iktidarı kaybetti. Ancak yeniden iktidara gelen sol Peronistler Covid-19 döneminde yaşanan ekonomik sorunları kontrol edemedi. Türkiye’den de aşina olduğumuz sermaye çıkışları (ya da yerleşiklerin döviz talebi) yerli paranın değer kaybetmesi ve bunun enflasyona yansıması mekanizması, enflasyonu kontrolden çıkardı.”

 

Sermaye girişlerine dayanan model

Türkiye’de ise 2001 programının temel olarak iç talebe dayalı ve sermaye girişleriyle desteklenen bir büyüme modelini getirdiğini söyleyen Akçay, “Bu modelin temel sorunu, yüksek işsizliği ve cari açığı kronik hale getirmesi ve büyümenin ve enflasyonun sermaye girişlerine bağımlı hale getirmesiydi. 2013 sonrası sermaye girişleri yavaşlamaya başlayınca bu model sürdürülemez hale geldi” yorumunu yapıyor.

 

Öte yandan her iki ülkede de döviz rezervlerinin özellikle Covid-19 döneminden sonra hızla eridiğini görülüyor.

 

 

“Döviz rezervlerinde artış başladı”

Özellikle yurt içi yerleşiklerden gelen döviz talebinin sınırlanmasının, her iki ülke için de kritik bir sorun olduğuna işaret eden Ümit Akçay, “Ancak bu konuda Türkiye’deki politika yapıcıların daha ‘yaratıcı’ olduğunu söylemeliyiz” diyor ve ekliyor: “Arjantin faiz artırmasına rağmen yerli parasına güveni sağlayamadı. Ek olarak Arjantin’de hane halkları dövizlerini bankacılık sistemi içinde tutmuyor, güvensizlik nedeniyle sistemden çekiyor.

 

Türkiye’deki sorunlar bu aşamaya gelmeden devreye sokulan Kur Korumalı Mevduat uygulaması, yerleşiklerin döviz talebini belirli bir dönem için de olsa sınırladı. Türkiye’de seçim sonrası dönemde TCMB rezervlerinde artışın başladığını görüyoruz, dolayısıyla bu alandaki riskler azalmaya başladı.”

 

Merkez Bankası’nın verilerine göre 14 Temmuz haftasında TCMB’nin net rezerv 81 milyon dolar artışla 13,2 milyar dolara çıktı. Swap hariç net rezerv ise eksi 48,4 milyar dolar oldu. Bir önceki hafta bu rakam eksi 48,1 milyar dolara olarak kaydedilmişti. Arjantin’in net döviz rezervlerinin ise Reuters’e göre eksi 4,5 ila 7 miyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor.

 

Ümit Akçay’a göre Türkiye ile Arjantin, dünya ekonomisindeki yarı-çevre ülke olma konumları ve küresel parasal hiyerarşide alt basamaklarda kalan yerli paraları nedeniyle benzer ekonomik ve finansal sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Ancak benzer yöndeki bu dış etkenler, her iki ülke içindeki siyasal ve sınıfsal güç dengelerinin oluşturduğu büyüme koalisyonlarının prizmalarından geçerek etkili oluyor.

 

Türkiye’nin Arjantin ile aynı sonu yaşama ihtimalinin olmadığını ifade eden Akçay, “Özellikle üretim ve ihracat yapılarındaki farklılıklar, iki ülkeyi ayrıştırıyor. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin bir moratoryum ilan etmesi söz konu değil” diyor.

 

“Davaların konusu olabilir”

Ancak Türkiye’nin enflasyon konusunda Arjantin’e benzer bir şekilde güvenilmez ülke sayılabileceği konusunda uyarılar da var.

 

DW Türkçe’ye konuşan ve enflasyon konusunda çalışmalarıyla bilinen ENAG Kurucusu Prof. Dr. Veysel Ulusoy’a göre kurumların güvenilirliği ve resmi verilerin şeffaflığı konusunda Arjantin ile Türkiye arasında benzerlikler bulunuyor.

 

2000’lerin başından itibaren derin bir ekonomik krize sürüklenen Arjantin’de hükümet, 2007’den başlayarak TÜFE enflasyon verilerini Arjantin’in TÜİK’i olan INDEC’e (Ulusal İstatistik ve Sayım Enstitüsü) baskı yaparak düşük göstermeye başlamış, Türkiye’ye benzer biçimde Arjantin’de de bağımsız kurumlarla resmi veriler arasındaki fark giderek açılmıştı. Bunun üzerine IMF ve OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) gibi küresel kuruluşlar Arjantin’in resmi enflasyon verilerini yayınlamayı bırakırken ülkenin kredi risk primi rekor seviyelere ulaşmıştı.

 

Güncel verilere göre Türkiye’nin kredi risk primini gösteren 5 yıllık CDS’leri 447 puan seviyesinde bulunuyor. Prof. Ulusoy, Türkiye’nin de tıpkı Arjantin gibi enflasyon verilerinde oynama yapmasının yarattığı tehlikelere işaret ederek 2010’larda Arjantin’de sunulan yanlış resmi enflasyon raporlarının uluslararası davalara konu olduğunu hatırlatıyor.

 

ABD’de bu konuda çok sayıda dava açıldığına işaret eden Ulusoy, en son Ohio’da açılan yaklaşık 600 milyon dolarlık bir dava olduğunu söylüyor.

 

Ekonomik değerlerin ortak paydası olan enflasyonun gerçekte olandan oldukça ayrılmasının alım gücünün yanı sıra ulusal gelir, yatırımlar ve dış ticareti de olumsuz etkilediğini vurgulayan Ulusoy, “Enflasyon ve buna bağlı kayıplar (hayat sigortası, devlet bono ve tahvilleri ve büyümeye endeksli diğer menkul kıymetlerde olduğu gibi) orta ve uzun vadede davalara konu olacaktır” uyarısı yapıyor.

 

 

 

 

 

t24.com


Umuyoruz ilginizi çeken, güzel bir içerik sunabilmişizdir.

İçeriğimizi oylayın post

Yorum yapın